KELİMELERİ ÇİĞNEME

GERİLİM olduğunu daha kapıdan girerken hissetmiştim. Ama bu bildiğimiz türden değildi. Fikri bir hassasiyetin gereğiydi.

Kelimelerin hakkını veremeyen hayatın da hakkını veremez, icap edenleri yapamaz düşüncesi hâkimdi. Düşününce hak verdim, doğruydu.

Sözcüklerin hakkını vermeyen kalbin süveydasındaki sırra eremezmiş.

İki şekilde söz söylememizi ve dinlememizi istiyordu: İlk gün ve son gün psikolojisi.

İşte bu sebeple “Kelimeleri sakız gibi çiğneyip atmayın. Hazmedin” demişti.

İlk kez söylüyormuşuz gibi telaffuz etmeliymişiz. Ya da dinlememiz gerekirmiş. Aynı şekilde son defa ifade ediyor ve belki bir daha buna imkânımız olamayabileceğinden dilimize saygıyla konuk etmeliymişiz.

Kendini çölde susuz hisseden insan gibi yaklaşmalı ve öyle meftun olmalıymışız.

Onlar sakız değilmiş. Anlam barındırırlarmış bağırlarında.

Kalbimize bastırmalıymışız. Sevip okşamamız ve merhametle muamele etmeliymişiz.

Kelimelere gereken ihtimamı göstermekten uzak kaldığımız zamanlardan beri kalbimiz buz tuttu âdeta. Ona iyi gelecek, coşkusunu arttıracak, neşesini yükseltecek cümlelere ne çok ihtiyacımız var.

Sadece biz miyiz, hayır. Herkesin ihtiyacı var.

O halde bu cimrilik niye?

Kelimeleri sakız gibi çiğneyip atmak neyin nesi?

20.08.2020

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.