PAYLAMA PAYLAŞ

PATLAMALAR YAŞIYORDUM. Öfkem burnumdaydı. Önüme kim gelse paylıyordum. İçimde kaynar kazanlar vardı ve kime rastlarsam onu içine atıp haşlıyordum. Ne itirazı, ne direnmesi ne de gücenmeleri etki etmiyordu. Çift taraflı bir kılıç gibi kullanıyordum dilimi. Oysa dil yâresinin ne kadar yaralayıcı olduğunu bilirdim. Sakınırdım.

O gün bir başkaydı işte. Kendimi duyamadım. Sağır oldum iç seslerime. Hâlim hâl değildi. Bu tavrım bana zevk değil tersine elem veriyordu. Gel gör ki sonuç değişmedi. O gün paylama günümdü.

Ertesi gün yıkılmış bir biçâre şeklinde dolaştım. Canlı cenazeydim adeta. Sürekli uğradığım caminin şadırvanında tanımadığım sırtı kamburlaşmış nur yüzlü bir ihtiyar ile yan yana abdest aldık. Dalıp gidiyor dakikalarca aynı uzvumu yıkıyordum. Bana hitabıyla irkildim. Dağılsın başındaki duman evladım, bu kadar paylama kendini.

Nasıl diye cevap verebildim zar zor ve hemen kendimi camiye attım.

Gün boyu önüme geleni taşlamış, haşlamış, paylamış, azarlamış, onlara azap etmiş biri olarak bu sesleniş bir ikaz mıydı yoksa bir şefkat sarmalaması mı bilemedim. Namaz süresinde evirip çevirip durdum zihnimde bunları. Selam verdiğimde yanı başımda gördüm yine onu yine.

Paylaş evladım, paylaş, paylama. İçini dök bak niyazdasın dedi.

O sert tavırlar gösteren, tekdir eden, herkese dersini veren ben dersimi almıştım işte.

Çıkışacaksam kendime çıkışmalıydım. Köpüreceksem kendime, taşacaksam kendime taşmalıydım.

Paylaşmak varken paylamak niye? Bu sorunun cevabını aradım tüm gün.

18.04.2019

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.