SÖYLENENİ ANLAMAK

BAŞARILI olduğumuzu söyleyemem. En azından kendi adıma böyle bir iddiada bulunamam.

Anlamadığım olduğu gibi yanlış anladığım da vakidir.

Kavgacı olduğum yıllardı. Kelimelerle savaşıyordum. Siz buna semantik savaş da diyebilirsiniz.

Konuşmacının bir kelimesini yakalıyor buradan saldırıya geçiyordum.

Ne mi oluyordu sonunda? Şu oluyordu: Ya meseleyi hiç kavramadığım ortaya çıkıyordu ya da tam tersinden anlamış olduğum.

Epeyce uğraştım kendimle, hırpaladım. Buna vesile olan arkadaşıma minnettarım.

Şöyle tuhaf bir durum vardı. Ben tartıştığım hiç kimseyi sonuna kadar dinlememişken konuyu kendimi haklı çıkarmak için aktardığım arkadaş beni sonuna kadar sükûnetler dinliyordu. Dahası bununla yetinmiyor bazı kritik sorular soruyordu.

İşte beni bu sorular yola getirmişti. Zira tartıştığım meseleye vakıf olamadığım için sorular boşa düşüyor cevapsız kalıyordu.

Bu halim yıllarca sürdü. Sabır abidesi olan arkadaşıma bir gün benim sorunum nedir diye sordum.

Sonuna kadar dinleyeceksen anlatırım dedi kayıt koyarak. Kabul ettim. O anlattı ben dinledim.

Birini dinlerken bir ilken, bir yöntemin ve bir maksadın olsun dedi.

İlkem sonuna kadar dinlemek, yöntemim not almak ve maksadım anlamak olmalıymış.

Vurucu cümle şuydu, hâlâ hafızamda tazecik duruyor: Söyleneni söyleyenin maksadına göre ele al.

Bu kural beni zihni karmaşamdan kurtardı diyebilirim.

Belirlilik insanı mutlu ederken, kaos, belirsizlik huzursuz ediyor.

Tüm bunların sonunda kendime çıkardığım hüküm; tahammül ve anlama çabası aklın bir tezahürü.

Ben bunu gösteremiyordum.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.