ISTIRAP


BAŞI dumanlıydı. Her yerini ıstırap sarmış gibiydi. Nicedir kendini küçücük bir barakaya hapsetmiş adeta cezalandırıyordu. Gönüllü hapis gibi bir şeydi.

Yediği içtiği de yoktu sanki. Kaç gün öncesinden ısırıldığı belli olmayan bir elma vardı masanın üzerine ve neredeyse siyahlaşmıştı. Seneklere ziyafet çekmişti sanki. Çünkü biri kalkıyor diğeri konuyordu.

Baraka karanlık değilse bile loştu. İlk anda göze bir şey ilişmiyor ilerleyemiyordun. Bir süre sonra ancak nereye oturabileceğine karar verebiliyorsun. Dağınıklıktan dolayı uygun yer bulursan tabi.

Maviyi severdi oysa. En çok gökyüzüne bakardı. Gece gündüz ayrımı yapmazdı. Eski de olsa üzerinde gördüğüm esvaplar yine mavinin tonlarında olurdu. Kirden siyaha çaldığı zaman zaman görülse de altı maviydi.

Yeşili severdi bir de. Tabiatın seyrine doymazdı. Bir ağaç yaprağı üzerinde saatlerce konuşur bizi muhteşem yolcuklara çıkarırdı. Yaprağın yapraktan öte bir şey olduğunu hepimiz anlardık. Yeşilin sadece bir renk olmadığını vs…

Şimdi başını ıstırap dumanı sarmıştı. Tecrit etmişti kendini. Sormadıkça konuşmuyor sorulursa da bir iki kısa cümle ile yetiniyordu. Susma orucunda gibiydi. Alışık olduğumuz tavrı görmemek şaşırtıyordu bizi. Oysa insan halden hale geçen bir varlık değil miydi?

Sordum. Istırap sardı her bir yanımı evlat dedi. Sanma ki, bu kendimle ilgili. Hayır. Senle ilgili, başkalarıyla ilgili. Hepinizle alakalı.

Başkalarını dert eden, onların acılarını yüreğinde damıtan, onlar adına onlardan daha çok üzülen insanların hâlâ var olması ne güzel.

O gün başka bir şey konuşmadı benle. Yolcu ederken sadece hemhal olmak yetmez nazırım dedi, hemdert de olmak lazım.

02.05.2019

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.