SUYU AKMAYAN BİR ÇEŞMEYİM

ESKİDEN böyle değildim. Gürül, gürül akardım. Coşup taşardım. Sesim de, nefesim de her daim hissedilirdi.

Sözüm aşk ocağında pişer, kıvam bulunca yarana sunulurdu. Muhabbetin kazanı kaynadıkça, kaynardı. Tüten buharı, ateşin sıcaklığı çekiciydi. Etrafında müdavimleri bulunurdu, hem de hiç kalkmamacasına.

Ya şimdi öyle mi evlat demişti, öyle mi?

Kendisini tanımıyordum. Azcık soluklanalım diye oturduğumuz şu çeşme başına bir süre sonra o da geldi çöktü yanımıza.

Tanımıyorum dedim ama tanıdık gibiydi.

Gönlümün yabancısı değildi. Öyle hissediyordum. Bakışları ısıtıcıydı. Sözleri ise duymamız gerekenlerdi. Üstelik usta işiydi. Sağa sola yalpalamıyor tam yerine oturuyordu.

Söylediği gibi olamazdı. Suyu akmayan bir çeşme değildi asla.

Suyu akmayan bizlerdik. O yine çağlayanlar gibi coşuyordu. O konuşuyor biz dinliyorduk. Hayret ettiğim şu ki, biz bu çeşme başına otururken yoldaşımla az biraz nefeslenip kalkmaktı muradımız.

Şimdi ne onda en küçük bir bezginlik veya kalkma hareketi var ne de bende.

Sanki bendesi olmuştuk dedenin ve biz onun kendi tabiriyle kuruyan bize göre hayat suyu fışkıran çeşmesinin oluklarından doya doya içiyorduk.

Aklıma gelen şey şuydu sadece. Seyir var seyir içinde. Biz bir maksatla yola çıkmıştık ama şimdi bambaşka bir yolda yürüyorduk. İç içe iki yolculuk nasıl olur diye sormayın oluyor işte.

Hitapları da çok etkileyiciydi. Ya da o sırada bana öyle geliyordu.

Nazarım diyordu mesela. Daha evvel bana böyle seslenen olmamıştı hiç.  İsmimi bile sormadan bu hitap etme şekli bana bir sorumluluk mu yüklüyor acaba diye düşünmeden edemedim ama sürdürmedim bunu.

İmanım diyordu arada yine. Bu en sevdiğim sesleniş şekli. İmanım. Bunu, sana inanıyorum, size inanıyorum sizde kendinize inanın şeklinde aldım. İnanın ki, gerçekleştirmek istediğinize muvaffak olasınız. Kendine inanmayanın imanı makbul olur mu imanım cümlesi bu düşünce sırasında gelince buz kestim tabi.

Olmaz efendim, olmaz elbet diyebildim sadece.

İman çeşmeyi akıtır imanım, ruhu coşturur. İmanın zayıflarsa çeşmeyi kurutursun. Kurutmayın. Bencileyin gibi olmayın.

Sohbet böyle sürdü gitti. Neler anlattı neler. İçinde birikmiş bir baraj vardı da bizi görünce kapaklarını kaldırıverdi sanki. Belki her zaman böyleydi, kim bilir?

Neşem diyordu bazen… Bu da çok dikkatimi çekti. İnsan insanın neşesi, baharı olmalıydı demek ki. Bizler nasıl yakınlarımızın, dostlarımızın fırtınası, kasırgası hatta depremi olduğumuzu hatırlayınca bu hitap zihnimde daha da önemli bir yere oturdu.

Dikkatimi çeken diğer bir husus şuydu. Söylediği hitaplar sadece sözcükle sınırlı değildi. Bütün bedeniyle destekleniyordu. Kuru bir bedendi. Zayıftı. Yüzünde kırışıklıklar bir haritada dolaşıyorsun hissi veriyordu ama kelimelerin hakkını tamamıyla veriyordu.

İsmini sormayı düşünmedim mi, düşündüm. Sormaya utandım. Kendini suyu akmayan bir çeşme olarak tanımlayan birine bunu sormayı edep dışı bir davranış saydım.

Ellerini incelemedin kendimi alıkoyamadım. Yüzüyle bir âhenk içindeydi. Senkrondu. İki derin harita da elleriydi.

Bedenine dalıp gittiğimi fark ettiğinde sohbeti sonlandıran cümleyi bırakıverdi gönlüme.

Ruhu çalınmış bir beden işte nazarım, izleri kalmış sadece. Nesine bakarsın böyle derin, derin.

Eğer bu yüreğime rahmet yağmurları bırakan ötelerin adamı, suyu akmayan bir çeşmeyse eğer biz neyiz?

Kısacık bir zaman diliminde yoldaşımla bana sanki asırlarca yol yürüten, canda can olmuş bu engin kişi ruhu çalınmış bir beden ise söyleyin hadi biz neyiz?

Söyleyin.

28.11.2018

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.